top of page

Para için değil sanat için

5 Ara 2025

Hürriyet Ankara’nın ‘Kent Sohbetleri’ne konuk olan heykeltıraş Aslan Başpınar, “Bu işe direkt para kazanmak mantığıyla baksaydım Türkiye’de en zengin heykeltıraş olurdum. Bu işin para kazanmak için değil sanatsal eser bırakmak için yapıldığını bilmek lazım. Heykeli sonuçta karşı tarafa yapıyor olsanız da önce siz kendiniz için yapmak durumundasınız. Öbür türlüsü biraz tüccarlıktır” diyor.

Asagidaki metin hurriyet.com.tr adresinden alinmistir. Yazar: Murat Yilmaz

Kent Sohbetleri


Okuma Süresi: 9dk


Hürriyet Ankara’nın ‘Kent Sohbetleri’ne konuk olan heykeltıraş Aslan Başpınar, “Bu işe direkt para kazanmak mantığıyla baksaydım Türkiye’de en zengin heykeltıraş olurdum. Bu işin para kazanmak için değil sanatsal eser bırakmak için yapıldığını bilmek lazım. Heykeli sonuçta karşı tarafa yapıyor olsanız da önce siz kendiniz için yapmak durumundasınız. Öbür türlüsü biraz tüccarlıktır” diyor.

Anıtlar, büstler, rölyefler, heykeller... Türkiye’nin pek çok ilindeki bu eserlere imzasını atmış bir isim heykeltıraş Aslan Başpınar. Ankara’da da çok sayıda çalışması var... Farkında değiliz belki ama kimi zaman her gün yanlarından gelip geçiyoruz. Genelkurmay Kavşağı’ndaki 27 Aralık 1919 Kızılcagün Anıtı, Batıkent Murat Karayalçın Meydanı’ndaki anıt ve büst, Anıtkabir Müzesi’ndeki rölyefler, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki Nazım Hikmet ve Atatürk heykelleri, Batıkent’teki Aşık Mahzuni Şerif heykeli, Çankaya’daki Uğur Mumcu heykeli, Sakarya Savaşı’nın sembol noktası Malıköy Tren İstasyonu’ndaki çalışmalar, Yozgat’taki Nida Tüfekçi ve Neriman Altındağ Tüfekçi heykeli, Anayasa Mahkemesi’ndeki Adalet anıtları, Rıfat Ilgaz anıtı, Prof. Dr. Fuat Sezgin büstü, Mehmet Akif Ersoy büstü ve niceleri... Sanat dünyası, kendisini, “Sanattan ışık yontup kendi karanlığını aydınlatan adam” diye tanımlıyor. Heykellerin, anıtların, rölyeflerin, büstlerin izinde 50 yılı deviren Aslan Başpınar’ın OSTİM’deki atölyesine konuk olduk. Atölyenin girişinde devasa Atatürk heykelleri karşılıyor gelenleri. Çatıda ise vefa gösterdiği babası Veli Başpınar’ın heykeli misafirleri selamlıyor. Başpınar, Yozgat’ın Darıcı köyündeki bahçelerine de babasının anısına heykelini dikmiş. Atölyenin neresine kafanızı çevirseniz Atatürk heykelleri, maketler, rölyef örnekleri, yapılan ve yapılacak olan eserlere dair örnekler var. Sobanın başında keyifli bir çay sohbeti eşliğinde Aslan Başpınar’ın hayat hikâyesini, eserlerini, sanata bakışını ve Ankara’ya kazandırdığı 27 Aralık 1919 Kızılcagün Anıtı’nı konuştuk... 

 

Sanat yolculuğunuz nasıl başlıyor?


Çocukluğumdan itibaren... Köy çocukları, doğanın içerisinde bir şeylerle sürekli meşgul olurlar. İlk öğretmenim tabiatın kendisiydi. Heykelin ne olduğunu ilkokul 3’üncü sınıfta öğrendim. Hasan öğretmenim vardı. Resim iş dersinde bize bir ödev vermişti. “Ailenizin tarlada kullandığı aletlerin birer küçük minyatürlerini yapıp getireceksiniz” dedi. Bunlar da tırmık, kara saban, çapa, keser, dirgen gibi ailelerin günlük aletleriydi. O dönem öyle satın alıp kullanılan aletler değildi. Köyün becerikli ustaları vardı, onlar tarafından yapılırdı. Dedem ve babam da bu işleri çok iyi yapan iki ustaydı. Doğal olarak benim de bu işler yapılırken gözlemim gelişmişti. Öğretmenin istediği çalışma bana basit geldi. “Farklı bir şey yapayım” dedim. O dönem damların üzerinde kullanılan su geçirmeyen çorak bir toprak vardı. Dağın eteğinden getirilirdi, şekil de verilebilen, tarlalardakilerden farklıydı. Her dama çıktığımda ayağıma yapışır, onu temizlerken elime alır şekillendirirdim. Bu toprak, öğretmenimizin verdiği ödeve de uygun olmuştu. Bir insan kafası yapayım istedim. Şapkalı, köy insanını yansıtan bir çalışma yaptım. O da hâlâ atölyemde durur.

İlkokul 3’üncü sınıfta böyle bir çalışmaya imza atmak gerçekten dikkat çekici olmuş.


Sonrasında ne oldu?


Hem ailede hem de köyde böyle heykel gibi çalışma hiç yapılmamış. Heyecanla yaptım. Okula gittik. Arkadaşlarım zevkle sıraların üstüne yaptıkları çalışmaları koymuştu. Tırmıklar, kara sabanlar, soba gibi çalışmalar var... Benim yaptığım başka bir şey olduğu için endişe ettim, öğretmene de göstermedim. Herkes tek tek anlattı, sıra bana geldi. Öğretmenim, “Evladım sen neden açmadın, neden göstermek istemiyorsun” diye sordu. Çaresiz kaldım açtım, öğretmen baktı, evirdi, çevirdi, hiç konuşmadı. Elimden tuttu öğretmenler odasına götürdü. 6 öğretmenimiz vardı o zaman köyümüzde. Diğer öğretmenlere, “Geçen hafta çocuklara bir ödev verdim. Bütün çocuklar verdiğim ödevi yapmış fakat Aslan başka bir şey yapmış, çok şaşırdım” dedi. Öğretmenler de görünce şaşırdılar. İçlerinden birisi, “Hasan hocam bence Aslan ileride heykeltıraş olur” dedi. Ben ilk defa heykeltıraş kelimesini orada öğrendim. 1980’lere kadar kendi kendime bir şeyler yapmaya devam ettim.


Okulda bitti galiba değil mi öylece. Peki ilerleyen dönemde neler yaptınız?


1978’de Ankara’ya geldim. Altındağ’da bir gecekonduya gelmiştim. Yaşıtlarımın hepsi geliyordu. Herkes farklı mesleklere çırak olarak başlıyordu. Önce marangoza girdim, 6 ay çalıştım çıktım. Daha sonra döşemeci atölyesine girdim çıktım. Siteler’le Altındağ arasında gidip geliyorum Ankara’yı çok da bilmiyorum. “Geri köye gideyim” dedim. Çünkü amacım şehre geldiğim zaman vakit bulup heykele devam edebilmekti. Ankara’da hiç zamanım olmuyordu. Köyde tabii büyük heykel değil de daha çok böyle küçük ahşaptan çalışmalar yapıyordum. Bir de o dönem kilden yaptığım heykelin kalıp tekniğini falan bilmiyordum. Bir süre sonra pişirme işini de bilmediğim için bozuluyordu, çatlıyordu. Ben de onları ahşap veya taşa yontuyordum. Kara kalem ve renkli kalemlerle portre yapmayı da çok seviyordum.


Ne zamana kadar devam ettiniz bu çalışmalara?


Benim dönüm noktam şu şekilde oldu. 1982’ydi galiba. Köye Maden Teknik Arama’dan (MTA) jeologlar gelmişti. Muhtar şehirden gelenleri bize gönderdi. Babam madende çalıştığı için araziyi gezdirdi gelenlere. Babamı eve bırakacakları zaman eve davet etti ve bize misafir olup yemek yediler. Ben de heykel yapmaya devam ediyorum ama ortalıkta çok da göstermiyorum. Resmin birini duvara asmıştım. Mühendisin biri gördü ve babama, “Veli Amca bu ne güzel resim. Kim yapıyor sizde” diye sordu. Babam da “O ne ki. Ahırda onların bir de taştan olanları var” dedi. Çok merak ettiler, görmek istediler. Getirdim evin ortasına koydum. Tek tek incelediler. Sonra mühendis, “Aslancım bunları bize satar mısın? Hepsini almak istiyoruz” dedi. Bizde bir şeyi satmak diye bir şey yok. Üstelik birisi bir şeyi beğenmiş. O kadar çok hoşuma gitti ki bırakın satmayı hepsini bedava vermek istedim. Bir tanesini hediye olarak aldı. Sonra Gazi Üniversitesi’ne götürmüş. Gazi’de bu işle ilgili hocalara göstermiş. Hocalardan birisi diyor ki; “Anadolu’da bir çocuk böyle bir ileri düzeyde forma nasıl ulaşmış? Merak ettik.” O da diyor ki; “Hocam bir tane değil yüzlerce böyle var. Ahşaptan ve taştan... Biz ancak bir tanesini getirebildik.”


Sonrası nasıl gelişti?


Köyde işleri bitmemişti iki hafta sonra tekrar geldiler. Babama dediler ki; “Aslan’ın çalışmasından bir örneği götürmüştük. Çok beğendiler. Arzu ederseniz Aslan hepsini götürsün. Yardımcı oluruz götürmesine de.” Köyde tabii harman ayı. Babam, “Elimde bir çocuk var o da şimdi kaçar” düşüncesinde. Babamın da çok niyeti olmadığını görünce, “Şimdi hemen gitmesine gerek yok. Okullar zaten eylül-ekim aylarında açılacak. O zaman gitsin” dediler. Bana giderken bir adres verdiler, Beşevler durağıydı. Onların dediği tarihte, eylülün son aylarıydı oraya gittim. İçinde heykel olan çuvallarla gittim, abim de vardı yanımda. Bizi aldılar Gazi’ye gittik. Şimdi rektörlük binası olan tarihi yapının arka kısmında heykel bölümü vardı. Oraya gittik. Hocalar toplantıdaydı sonra çıktılar. Mühendis ilk tanıştığı hocaya beni tanıttı. “Eserleri de budur” diye takdim etti. Hocalardan birisi dedi ki; “Bu çocuğa bu okulun verebileceği bir şey kalmamış. Şu anda bizim 4’üncü sınıflar taş yontma, ahşap yontma konusunda çok ileride. Bu çocuk o anlamda daha da ileri bir düzeyde.” Hocalardan birisi ise; “En azından burayı tanır. Buradaki öğrencilere de motivasyon olur. Anadolu’dan gelen bir çocuğun eğitim almadan bu anlamda ileri bir düzeyde nasıl olabildiğine bakarlar. Genç isterse biz misafir öğrenci olarak kabul edebiliriz. İstediği atölyeleri de kullanabilir. Ama bu çocuğa diploma veremeyiz. Diploma alabilmesi için yaşı da herhalde küçük, ortaokul ve lise eğitimi lazım” dedi. O şekilde ben 1982’de 3 yıl civarında misafir öğrenci olarak Gazi’de bulundum.

Köyden Gazi’ye... Misafir öğrenci olarak yer almak mesleğinize ne gibi katkılar sağladı?

Tabii o okul bana çok katkı sundu. Sanat nedir? Ne işe yarar? Terzinin diktiği elbise giyiliyor, marangozun yaptığı dolap kullanılıyor. Ama benim yaptığım çalışmalar neye yarayacak? Bu soru kafamı kurcalıyordu. O dönem okuldaki faaliyetler amacını anlamama imkân sundu. Sanat tarihi dersine girdim. Bir sınıf geçme derdim yoktu ama büyük bir ihtiyaçtı benim için. Faruk Hoca’nın kaynak atölyesi vardı ona katılıyordum. Gazi’de devlet yarışmalarına da katıldım. Bir tanesi sergilenmeye, iki tanesi de satın alınmaya değer bulunmuştu. Benim için büyük gururdu. Turan Erol Hoca’mız, “İlk defa Gazi’yi heykel dalında Aslan Başpınar temsil etti” demişti.


Siz Anadolu’dan başlayan bir heykelcilik hikâyesine sahipsiniz. Bu işe toplumumuzdaki bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Heykel aslında insanlık hayatında önemli bir olgu. Heykel bize, Anadolu’ya, yabancı bir şey de değil. Köyde kendi evini yapan ustaya bakıp incelediğiniz zaman taşıyıcıların üstüne birtakım motifler oyduğunu görüyorsunuz. Sanatsal bakışın geliştiğini görüyorsunuz. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gittiğimiz zaman binlerce yıl önce yapılmış eşyalarda sanatsal bakışı da görüyoruz. Geçmişte figür çeşitli sebepler, yanlış anlaşılma ya da değerlendirme sonucu kesintiye uğramış. Ama insan sanattan vazgeçmemiş. Camilerimize ya da Selçuklu eserlerine baktığımız zaman, Ahlat’taki mezar taşlarına baktığımız zaman bunların her biri birer anıtsal formlardır aslında.

Heykel hemen öğrenilip yapılabilecek bir şey midir?

45 yıldır bu sanatın içerisindeyim çocukluğumu saymazsam. Heykelciliğin aslında 3-5 yıllık okulun öğreteceği bir şey olmadığını gördüm. Okuldan mezun olduktan sonra bununla yaşamıyorsanız, hayatınızı idame ettirmiyorsanız, o konuda çok ileri düzeyde bir şey yapamazsınız. Yaptığınız işle beraber yaşamak zorundasınız. Çünkü bu sanat sizin hayatınızın 4’te 3’ünü talep ediyor.


Bir heykele başlamadan önce ne gibi bir aşamanız oluyor?


Önce bir konu veriliyor. Örneğin, konu Cumhuriyet ise nereden nasıl hangi koşullardan geldiğiyle ilgili bir zihinsel aşaması oluyor. Zihinsel aşama çok önemli. Sonra bir kara kalem eskiz çiziyorum. Sonra küçük bir maketini yapıyorum daha sonra da gerçekleştirme aşaması oluyor.


Heykel, para kazandıran bir iş mi?


Böyle bu işe direkt para kazanmak mantığıyla baksaydım Türkiye’de en zengin heykeltıraş olurdum. Bu işin para kazanmak için değil sanatsal eser bırakmak için yapıldığını bilmek lazım. Heykeli sonuçta karşı tarafa yapıyor olsanız da önce siz kendiniz için yapmak durumundasınız. Öbür türlüsü biraz tüccarlıktır.


Sizin hiç geri çevirdiğiniz çalışma oldu mu?


Çok... Bu topraklara emeğini, yüreğini, canını feda etmiş kahramanların heykelini yapıyorum. Mesela Cumhuriyet’le sorunu olan, Atatürk’le sorunu olanların heykelini yapmak gibi bir şey içinde olmadım. Öyle tekliflere çok sıcak bakmadım. “Sen sanatkâr bir adamsın, sanatçısın. Böyle bir ayrım yapamazsın” diyenler oldu. “Ben günlük ticaretime bakayım, kim ne isterse istesin” diyemem.


İleriye dönük bir hayaliniz var mı?


Yıllar önce babamın heykelini köyüme yaptığımda düşünmüştüm. Köyümde bugüne kadar yaptığım anıtlarımın birer versiyonunu açık hava müzesi olarak sergilemek isterim.


Ankara’daki en değerli çalışmalarınızdan birisi de Genelkurmay Kavşağı’nda yer alan Kızılcagün Anıtı. Başlangıç ve yapım hikâyesi nedir?


Aslında bu heykel daha önce de gündeme gelmişti, 8-10 yıl evveldi sanıyorum. 3-4 tane maket çalışma vardı. Tasarlanıyordu ama mekâna kavuşamıyordu. Yer kesinleşince kompozisyon büyütüldü. Sonra bu kompozisyon Mansur Yavaş’a iletilmişti. Mansur Yavaş da “Biz bu anıtı o meydana yaptırmak istiyoruz, çok güzel bir kompozisyon olmuş. Tam da Atatürk’ün Ankara’ya gelişindeki o simge değerlerimizi çok iyi yansıtıyor. 100’üncü yıla yetiştirmenizi istiyoruz” dedi. 100’üncü yıla yetişemeyeceğini önceden belirttim. Çünkü 2 ay vardı, yetişmezdi. Ertesi seneye aktarıldı ve tamamlandı. Yapımı 11 ay sürdü. 30 ton kil kullandık. Bu işi bir gönül borcu olarak yaptığımı düşünüyorum. Seymenler ve bacıerenlerle Ankara’da Atatürk’ü karşılayan, önde gelen şahsiyetleri de sembolize ettik.

 

 

 


bottom of page